Malum benim yazılarım genellikle alışılagelmiş editöryal yazılar gibi olmuyor. Yani suya sabuna dokunmadan sadece dergi içeriğinden söz eden, aynı cümleyi evirip çevirip farklı formlarda tekrarladıktan sonra da “iyi okumalar!” dileyen türden yazılar yazmıyorum. Ben içimden geleni, geldiği dakikada ve geldiği gibi yazmayı seçiyorum. Bugün de öyle yapacağım ve aslında çok bilindik bir cümleyle başlayacağım; “Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı türü insan” Bu öyle tuhaf bir kısırdöngü ki, akıl alacak gibi değil. Mesela insan sadece kendisi öleceğini bilerek yaşamıyor, aynı zamanda bir gün öleceğini bildiği çocuklar yaparak üremeye de devam ediyor. Kendi sonunu getirdiğini bile bile pek çok kötü alışkanlık ediniyor. Kısacası ölüm yokmuş gibi yaşıyor. Peki bu sizce de tuhaf değil mi ya da nasıl oluyor bu, insan çalişkide kalmıyor mu? Ben söyliyeyim, hayır kalmıyor. Kalmıyor olmasının da basit bir nedeni var aslında. İnsan beyninin önemli yeteneklerinden biri “by-pass yeteneği” dir. Bu şu anlama geliyor; insan beyni genellikle yaşamı daha kolay sürdürebilmeyi sağlamak üzere bir çeşit görmezden gelme, bazı ilişkili konular arasındaki ilişkiyi yok sayma yeteneğine sahiptir. Biz bunu yaparken genellikle farkında bile olmayız. Hayvanları çok seven pek çok kişi et yiyebilir, yerken beyin tabağındaki yiyeceğin, çok sevdiği hayvanlardan birinin eti olduğu bilgisini by-pass eder. Üzerinde “sizi öldürür” yazmasına karşın sigara içmekten geri durmaz. Çünkü beyin “sizi öldürür” cümlesindeki “siz” in aslında kendisi olduğu bilgisi o an yoktur. Bence işte tam da bu nedenle, toplumsal bir travma yaşıyor fakat yaşadığımız ya da çevremizde yaşananların gerçekle, gelecekle ve bizzat kendimizle olan bağlantısını by-pass ediyoruz. Bu yetenek yaradılıştan gelen ve muhtemelen insan türünün bu bilgi lanetiyle başa çıkabilmesini sağlamak üzere gelişmiş bir yetenek. Ancak iyi bir nedenle bize bahşedilmiş bir yeteneği, buna hiç ihtiyacımızın olmadığı, aksine şiddetle bağlantı kurup aksiyon almamızı gerektiren durumlarda da kullanıyorsak, buna “yetenek” değil “aptallık” deneceğini de aklımızdan çıkartmamalıyız. Dosttan dosta sevgiyle...

Paylaş